5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun genel hükümler bahsinde, birinci kitap ikinci kısım ikinci bölümünde “Ceza Sorumluluğunu Kaldıran veya Azaltan Nedenler” başlığı ile 25 inci maddesinde düzenleme konusu edilen meşru savunma; “gerek kendisine ve gerek başkasına ait bir hakka yönelmiş, gerçekleşen, gerçekleşmesi veya tekrarı muhakkak olan haksız bir saldırıyı o anda hal ve koşullara göre saldırı ile orantılı biçimde defetmek zorunluluğu ile işlenen fiiller… ceza verilmez” hükmünü içermektedir.
1-Meşru Savunmanın Şartları
Meşru savunma, yasal tanımdan da anlaşılacağı üzere saldırıya ve savunmaya ilişkin şartların mevcudiyetinin arandığı bir hukuka uygunluk sebebidir. Yargıtay’ın verdiği kararlarda da sayıldığı üzere meşru savunmanın şartları vardır ve her olayda bu şartların varlığı gözetilerek meşru savunmayla ilgili bir hüküm kurulabilir
a)Saldırıya İlişkin Şartlar
- aa) Halen Bir Saldırının Mevcut Bulunması Şartı
Saldırı, hukuk tarafından korunan haklara karşı zarar veya tehlike yaratacak icrai ya da ihmali insan davranışı olarak tanımlanabilir. Saldırı maddi bir fiil olup tehdit ve şiddet anlamına gelir. Saldırının mutlaka bir insandan kaynaklanması gerekir. Zaten, haksız bir davranış olan tecavüzden söz edebilmek için bunun mutlaka bir insanla ilişkilendirilmesi gerekir. Bir hayvana izafe edilen davranış, haksızlık olarak nitelendirilemez. Saldırı anlam itibariyle iradi bir fiil olduğundan bu niteliği taşımayan hayvan saldırılarına karşı yapılan fiiller meşru savunma kapsamında değerlendirilmeyecektir. Hayvan saldırılarında saldırıya maruz kalan kişi açısından tehlike arz eden bir durum olduğundan, diğer bir hukuka uygunluk nedeni olan zorunluluk halinden bahsedilecektir
Bir kimsenin savunma hareketinin haklı olabilmesi için, her şeyden önce hukuken korunan bir hakkına yönelik “gerçekleşen, gerçekleşmesi veya tekrarı muhakkak olan haksız bir saldırı”nın bulunması gerekir. Bu şartın bulunmaması halinde fiilin meşru savunma kapsamı içerisinde kabul görmeyeceği açıktır. Bir saldırıdan söz edebilmek için –bu saldırı aynı zamanda bir suç teşkil ediyorsa- icra hareketleri başlamış olmalıdır. Bunun yanında savunmanın saldırı ile aynı zamanda olması gerekmekte ise de gerek yasal tanımındaki “… gerçekleşmesi veya tekrarı muhakkak olan haksız bir saldırı” koşulu ve gerekse de Yargıtay uygulaması gerçekleşmesi muhakkak olan saldırılara karşı fiilleri de meşru savunma kapsamında kabul etmektedir. Saldırı başlamadan veya saldırı tamamlandıktan sonra yapılan savunma meşru savunma kapsamında değerlendirilemez. Saldırı başlamadan yapılacak hareketler bizzat saldırı teşkil ederler ve bu saldırılara karşı meşru savunma hakkı doğar
- bb) Saldırının Haksızlığı
Yasakoyucu meşru savunmayı her türlü saldırıya değil, sadece haksız saldırılara karşı kabul etmiştir. Bu haksızlığı “hukuka aykırı” anlamında kullanmak gerekir. Fiilin hukuka aykırı olması yeterli olup, hukuka aykırılığın ceza kanunundaki tariflerden birisine uygun olması veya suç teşkil etmesi gerekmemektedir. Dolayısıyla ortada bir saldırı varsa dahi, saldırıyı gerçekleştirenin fiili hukuka aykırı değilse, fiile karşı meşru savunma hakkından söz edilemeyecektir. Örneğin, eve gelip haciz işlemi yapmak isteyen icra memuruna karşı konutuna saldırı var diye ev sahibi meşru savunma iddiasında bulunmaz. Zira burada kanun hükmünü icra gereği icra memurunun faydalandığı bir hukuka uygunluk sebebi bulunmaktadır. Bunun yanında hukuka aykırı olmayan ancak örf ve adete, ahlaka aykırı olan fiil meşru savunmanın sebebi olamaz.
- cc) Saldırının Bir Hakka Yönelik Olması
765 Sayılı TCK’ daki “nefis ve ırz” şartının 5237 sayılı TCK ile “hak” şartına dönüştüğü ve böylece meşru savunma hakkının genişlediğinden söz etmiştik. Böylece kişi “gerek kendisine ve gerek başkasına ait bir hakka yönelmiş, gerçekleşen, gerçekleşmesi veya tekrarı muhakkak olan haksız bir saldırı” var ise meşru savunma hakkından faydalanabilecektir.
- dd) Saldırının Gerçekleşmiş veya Gerçekleşmesi Muhakkak Olması
Yasal tanımda da söz edildiği üzere meşru savunmada “…haksız bir saldırıyı… defetmek zorunluluğu…” bulunması gerektiğinden saldırı ile savunma aynı anda olmalıdır.
765 Sayılı yasa düzenlemesinde, başlayıp bitmiş olmasına rağmen hayatın olağan akışı nazara alındığında tekrar başlaması öngörülen, tekrar başlamasından korkulan saldırı henüz sona ermemiş olan saldırılar konusunda açık bir hüküm bulunmamakla beraber bu tip saldırıların henüz sona ermemiş olduğu konusunda öğretide ve uygulamada fikir birliği oluşmuştu. 5237 Sayılı yasa düzenlemesinde ise bu husus yoruma yer bırakmayacak şekilde açık olarak madde ve gerekçesinde ifade edilmiştir.
Yasa başlaması muhtemel saldırıların ilgili kolluğa, mercie yapılacak bildirim veya şikayetle önlenebileceğinden bahisle bu alandaki savunmaları meşru saymamıştır. Yargıtay’ da verdiği çeşitli kararlarda saldırının halen varlığını geniş manada yorumlamak gerektiğini belirtmiştir
a)Savunmaya İlişkin Şartlar
- aa) Savunmada Zorunluluk Olması
Yasal savunmanın en önemli koşulu olan savunmada zorunluluk koşulu ile yasa başka türlü savunma imkanının olmaması durumlarını kabul etmektedir. Saldırıya, savunma yapılmaksızın başka şekilde karşılık verme imkanının olduğu durumlarda artık meşru savunmadan söz edilemez. Ancak yasa kimseyi kahramanlığa, kabadayılığa veya şerefsiz ya da alçak bir şekilde hareket etmeye zorlayamaz. Yargıtay’ın bu gerekçeyle kaçma imkanı varken, kaçmayıp karşılık veren kimsenin meşru savunma halinde bulunduğunu kabul ettiği kararları vardır
- bb) Savunmanın Saldırıyla Orantılı Olması
Meşru savunma saldırıyla orantılı olmak zorundadır. Yasa bu durumu “…haksız bir saldırıyı o anda hal ve koşullara göre saldırı ile orantılı biçimde defetmek zorunluluğu…” biçiminde tarif ederek orantı koşulunu aramıştır. Madde gerekçesinde “…Savunmanın “saldırı ile orantılı biçimde” olması, yani saldırıyı defedecek ölçüde olması, meşru savunmanın temel koşullarından birisi olarak kabul edilmiştir. Saldırıya uğrayan kişi, ancak bu saldırıyı etkisiz kılacak ölçüde bir davranış gerçekleştirdiği taktirde, meşru savunma hukuka uygunluk nedeninden yararlanacaktır” denilmiştir. Aksi durumda TCK’nın 27 nci maddesinde düzenlenen meşru savunmada sınırın aşılması sorumluluğuna gidilebilecektir. Savunma ile saldırı arasında iki bakımdan denge aranmaktadır. Öncelikle savunmada kullanılan araçlar ile saldırıda kullanılan araçlar arasında denge bulunması gereklidir. İkinci olarak da saldırıya uğrayan hak ile zarar verilen hak arasında oran bulunmalıdır. Bir kimsenin malına yönelen saldırıda saldırganın kullandığı araçlar ile müdafaa halinde bulunan kimsenin kullandığı araçlar aynı olmak zorunda değildir. Savunmada bulunan kimse o anda elinde bulunan araç ile savunma yapacaktır. Savunmada bulunan kimsenin elindeki araç daha etkin ancak yeterli ölçüde kullanılmış ise dengenin aşıldığı söylenemez. Örneğin, bıçakla saldıran saldırgana karşı, sadece bir silaha sahip olan saldırıya uğrayan, saldırıyı, havaya ateş etmek veya saldırganı kolundan yaralamak suretiyle uzaklaştırmışsa, farklı araç olmasına rağmen ölçülü kullanıldığından meşru savunma hali vardır. Burada saldırıya uğrayan farklı bir aracı kullanmış olmakla birlikte aracı amacı doğrultusunda kullanmıştır. Saldırılan hak ile savunulan hak arasındaki dengede ise örneğin mülkiyet hakkı ile hayat hakkı arasında denge bulunduğu söylenemez. Bu bakımdan bir kimse malını savunurken diğer bir kimsenin hayat hakkını sonlandıramaz. Yargıtay’ da çeşitli kararlarında savunmanın orantılı olması kararını aramış ve orantısız savunmalarda meşru savunmadan söz edilemeyeceğini belirtmiştir31. Ancak Yargıtay bir kararında “silahsız da olsa saldırgan kişilikleri oldukları anlaşılan maktullerin yoğun saldırısı yasal savunma hakkı doğurur” diyerek, savunmanın orantılı olması şartıyla ilgili farklı bir karar vermiştir
- cc) Savunmanın Saldırıya ve Saldırana Karşı Yapılması
Meşru savunma açısından savunmanın, saldırının bir sonucu olması ve saldırana karşı yapılması gerekmektedir. Bu sebeple saldırıyı yapanın da belli olması gerekir.
1-Meşru Savunmada Sınırın Aşılması
TCK’nın 27 nci maddesi meşru savunmada sınırın aşılması konusunu düzenlemiştir. Buna göre “Ceza sorumluluğunu kaldıran nedenlerde sınırın kast olmaksızın aşılması halinde, fiil taksirle işlendiğinde de cezalandırılıyorsa, taksirli suç için kanunda yazılı cezanın altıda birinden üçte birine kadarı indirilerek hükmolunur.” Madde metninden de anlaşılacağı üzere sınırın kasten aşılması hali 26 ncı maddedeki korunmadan faydalanmayı getirmez aksine ceza sorumluluğunu gündeme getirir.
Yargıtay da verdiği kararlarda meşru savunma sınırını tayin etmiştir. Yargıtay konuyla ilgi verdiği bir kararda, sınırı tayin ederken kullandığı ölçütler sayılmıştır. Buna göre “TCK.nın 50. maddesinde düzenlenen, yasal savunmada zaruret sınırının aşılmasından söz edilebilmesi için, failin iradesinin savunmaya yönelik olması ve kendisini veya üçüncü kişileri savunma zaruretinde bulunması gerekir. Örneğin, failin karşılaştığı koşullarla uygun olmayan araçlarla kendisini savunması veya saldırıyı etkisiz hale getirdikten sonra da savunma ve tepkilerinde ısrar etmek suretiyle aşırılığa kaçarak zaruret sınırının aşılması hali gibi… Zaruret sınırının aşılıp, aşılmadığı belirlenirken, failin o anda içinde bulunduğu ruh halinin göz önünde bulundurulması gerekmektedir”.
Ancak Yargıtay’ın bu ölçütlere çoğu kararda uyarken bazı kararlarında uymadığı görülmektedir.
TCK’nın 27 nci maddesinin 2 nci fıkrası ise, meşru savunmada sınırın aşılmasının mazur görülebilecek bir heyecan, korku veya telaştan ileri geldiği durumlarda failin meşru savunma hukuka uygunluk sebebinden faydalanacağı hükmünü düzenlemiştir. Yargıtay konuyla ilgili verdiği bir kararda “Meşru müdafaada sınırın aşılması konusunda failin o anda içinde bulunduğu ruh halini adil bir tarzda göz önünde tutmak lazımdır. Hakimin, failin zaruret sınırını aşma derecesini doğru olarak takdir edebilmesi için, kendisini, tecavüze uğrayan ve o anda ruh hali değişmesi icap eden failin yerine koyması gerekir. Zaruret sınırını aşma derecesi ve cezadan yapılacak indirme nisbeti, böyle bir inceleme ile tayin ve takdir olunmalıdır. Failin niyeti, fiilin icra tarzına ve ruh haline göre ciddi bir tehlikenin def’inden ziyade, kin duygusunu tatmine matuf ise, ‘zaruret sınırını’ aşma değil; ancak tahrik bahse konu olur…”

